Rize Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Rize Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı tarafından, Evliya Çelebi’nin Doğumunun 400. Yıldönümü nedeniyle organize edilen “Kültürümüzde Evliya Çelebi” konulu panel İsmail Kahraman Kültür Merkezinde yapıldı.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İhsan SAFİ, Tarih Bölümü Öğretim Üyeleri Yrd. Doç. Dr. Abdullah BAY ve Yrd. Doç. Dr. Ahmet Şamil GÜRER ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğr. Gör. Mehmet Sait ÇALKA’nın konuşmacı (panelist) olarak katıldığı paneli Rize İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmail HOCAOĞLU yönetti. Panelin sunuculuğu Rize Üniversitesi Genel Sekreterlik Basın ve Enformasyon Müdürü Öğretim Elemanı Uzm. Taner EROL tarafından yapıldı.

Saygı duruşu ve İstiklal Marşımızın okunmasının ardından Rize Üniversitesi tanıtım filmi izlendi. Panel Yöneticisi İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmail HOCAOĞLU tarafından Panelist Öğretim Üyelerini tanıtıldı ve Evliya Çelebi’nin özgeçmişi hakkında bilgi verildi.

Evliya Çelebi’nin hayatı ve yaşadığı dönem hakkında konuşma yapan Yrd. Doç. Dr. Ahmet Şamil GÜRER, “Evliya Çelebi’nin biyografisi hakkında sınırlı bilgi sahibi olduğumuz önemli şahsiyetlerden biridir. Evliya Çelebi hakkındaki önemli bilgilere yine kendi eseri olan Seyahatname’den ulaşıyoruz. Hocası evliya Mehmet Efendi’nin üzerinde çok emeği olması nedeniyle adının ona hürmeten verildiği bilinmektedir.

Babası, Kütahya asıllı saray kuyumcu başı Derviş Mehmed Zıllî Efendidir. Medrese öğrenimini İstanbul’da tamamlayan Evliya Çelebi, müzik ve yazı dersleri almış, hafız olmuş, şairliğe özenmiş ve birçok el sanatlarında hüner kazanmıştı. Arapça, Farsça ve Rumca bilirdi” dedi.

Evliya Çelebi’nin biyografisi hakkındaki en önemli kaynak, kendisi tarafından kaleme alınmış olan Seyahatname’dir. Seyahatname’de yer alan bilgilere göre Evliya Çelebi 25 Mart 1611 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Mensup olduğu aile İstanbul’un saygın ailelerinden biridir. Üstün yetenekleri sayesinde genç yaşta, saraya intisab etmiş ve Enderun mektebinde eğitim görmüştür. Cana yakınlığı ve nüktedanlığı ile kısa zamanda Sultan IV. Murad’ın musahipleri arasına girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminde yaşamış olan Evliya Çelebi de erken yaşlarda oluşmaya başlayan seyahat tutkusunun güngörmüş bir şahsiyet olan babasının anlattığı anı ve hikâyelerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Ancak, kendisi bunu Hz. Muhammed’i gördüğü ve mizahi bir tarzda aktardığı bir rüya ile temellendirmektedir. Seyahatine ilk olarak karış karış dolaşıp kaleme aldığı İstanbul’dan başlamıştır. Bu seyahatleri hayatının sonuna kadar Osmanlı ülkesinin neredeyse önemli bütün bölgelerini ve çevre ülkeleri kapsayacak şekilde devam etmiştir. Seyahatlerini daha çok resmi görevler çerçevesinde gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Mekke’ye yaptığı hac ziyaretinin ardından yaklaşık on yıl kalacağı Mısır’a geçmiş, bu arada Sudan ve Habeşistan bölgelerini gezmiştir. Seyahatname Mısır faslında yarım kaldığından Evliya Çelebi’nin eserini tamamlayamadan vefat ettiği anlaşılmaktadır. Ölüm tarihi ve mezarının yeri hakkındaki bilgiler kesin değildir.

Hattatlık, oymacılık, kuyumculuk, okçuluk gibi sanat ve maharetlerde yetkin olduğu, Arapça, Farsça, Rumca ve Latince bildiği söylenmektedir. Oldukça neşeli ve hoş sohbet birisi olduğundan sohbet meclislerinde her zaman yer edinen bir şahsiyettir.

Yrd. Doç. Dr. Abdullah BAY, eserinde kendi adını hiç kullanmamış bir “Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi”yi anlattı. Konuşmasında “ Evliya Çelebi’nin şöhretinin en önemli nedeni Seyahatnamesidir. Dünyada tanınır olmasının en önemli nedeni kendisinden 150 yıl sonra onu keşfeden Hammer’dir” dedi. Evliya Çelebi, devrin geniş Osmanlı topraklarını elli yılı aşkın bir zaman içinde gezip dolaşmıştır. Gördüklerini, akıllara durgunluk veren sabır ve azimle kaleme almış, böylece on ciltlik muazzam eserini meydana getirmiştir.

Evliya Çelebi’nin şöhretini sağlayan esas etken, Seyahatname olmuştur. Edebi ve insani nitelikleriyle Evliya Çelebi, son yıllarda Osmanlı imgesini şekillendiren en önemli isim oldu. Eğer Seyahatname’nin elyazmasını Mısır’dan İstanbul’a taşıyan gemi batsaydı ve Evliya’nın eseri pek çok başka eser gibi kaybolsaydı, bugün sahip olduğumuz Osmanlı imgesi büyük ölçüde farklı olmaz mıydı? Eğer bugün tarihçiler Osmanlı’yı basit bir şekilde bir savaş makinesi olarak tanımlamanın ötesine geçebildiyse, onu gelişmiş ve iç içe bir kültür olarak tanıdıysa, bunu en azından bir parça Evliya Çelebi’ye borçluyuz. Evliya Çelebi’nin atlas renkli dünyası, son olarak Robert Dankoff ve Nuran Tezcan’ın açıkladıkları Nil haritasıyla yeni bir boyut kazanmış oldu.

Şimdiye kadar Oryantalizmin esaretinde kalarak “Müslümanlar neden ilgisiz ve meraksız?” diye ahkâm kesenlere verilen en susturucu cevap da bu harita olsa gerek. Bize Nil’in haritasını çıkaran kişinin İngilizler olduğu öğretilmişti ama Vatikan kütüphanesinde bulunan Evliya Çelebi’nin Nil Nehri haritasıyla bir Osmanlı seyyahının en az iki asır önce bu haritayı yaptığı ortaya çıkmış oldu.

Evliya Çelebi, Nil Nehri boyunca gerçekleştirdiği yolculuğundaki gözlemlerini altı metre uzunluğunda, bir metre genişliğindeki bir haritayla kalıcı kılmıştı. Haritanın tek nüshası bugün Vatikan Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Bu harita, kaba kumaş üzerine çizilmiştir ve efsanevi Ay Dağlarında bulunan kaynaklarından başlayarak, Kızıldeniz ve Libya Çölü arasından Akdeniz’e kadar uzanan Nil Vadisini göstermektedir.

Evliyâ Çelebi, Trabzon’a kadar gelir de Rize’ye gelmez mi? Rize, onun Gürcistan’a giderken uğradığı beldelerdendir. Bu yüzden Seyahatnâme’nin Gürcistan’a gidişini anlattığı 2. cildinde yer almaktadır. Rize hakkında bilgiler şu şekilde geçmektedir. “Buradan kalkarak Rize’ye geldik. Oradan ileri giderek Huban kasabasına vardık” Çelebi Rize’den bir cümle ile bahsetmekte, bundan başka çevredeki bugünkü çevre ilçeler hakkında da bilgiler vermektedir.

Evliya Çelebi, yedi iklim, on sekiz padişahlık gezmiş; yetmiş yılı aşkın ömrünün elli bir yılını seyahatlerde, bir diyardan bir başka yere uzanan yollarda, farklı şehirlerde, değişik ülkelerde geçirmiştir. Seyahat ettiği coğrafyanın yüzölçümü yaklaşık yirmi beş milyon kilometrekaredir. Bugün bu coğrafyada otuz devlet kurulmuştur. Evliya Çelebi’nin gördüğü, gezdiği, geçtiği şehir sayısı iki yüz ellidir. 17. yüzyıla bizzat giderek seyahat edemeyiz, ama seyahatnameyi okuyarak o devri yaşayabiliriz. Seyahatnameyi okuyarak onunla gezmenin tadını çıkaralım.

Doç. Dr. İhsan SAFİ , “Kültürümüzde Evliya Çelebi” adlı konuşmasında, Kültürlü adam kendisini belli ettiği gibi, kültürlü devlet de kendini belli eder, diyerek Osmanlı Devleti’nin âlimlere, ulemaya değer verdiğini ve âlimleri kendi topraklarında barındırmak için çaba harcadığını söyledi. SAFİ; “Kurduğumuz medeniyetin önemli şahsiyetlerinden biri de Evliya Çelebi’dir. Büyük medeniyetimizin gelişmesinde ve tarihe adını yazdırmasında bu gibi şahsiyetlerin çok önemli bir rolü vardır” dedi.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesindeki kültür unsurlarından Trabzon ve Rize yöremizin önemli besin kaynaklarından hamsi hakkındaki söylediklerini de burada vermek istiyorum. Evliya Çelebi, bölge balıkları ve özellikle de hamsi hakkında şunları söylemiştir: “Beğenilen balıkları: Levrek balığı, kefal balığı gayet lezzetlidir. Bir karıştan uzun kırmızı başlı tekir balığı, uskumru balığı ve daha bin çeşit balıkları vardır. Amma bunların hepsinden fazla Lazların üzerine düştükleri, alışverişi hakkında kavga ettikleri hamsi balığı…

Bu balık, (kış mevsiminin 50 günlük bir bölümü) çıktığı için, hamsi balığı derler. Balığın çıkışını tellâllar halka haber verirler. Tellâlların bir çeşit boruları vardır. Bir kere su urunca, ‘Ahça çomakla bir mendil hamsi ver’ diye ince sırmalı mendillere balığı koyup giderler. Balığın suyu akarak giderken, bazıları suyun aktığına acıyarak, ‘Bre balığın suyunu akıtıyorsun..

Suyuna bir pilavcık sallasana’ diye şaka ederler. Aynı zamanda şu beyitleri de söylerler: “Trabzondur yerümüz, Ahça tutmaz elümüz, Hamsi paluk olmasa, Nice olurtu halumuz”.

Evliya Çelebi, hamsinin dış görünüşü ve faydaları hakkında da şu bilgileri vermektedir: “Bu balık bir karış, ince ve morca cilalı, gümüş gibidir. Faydası o derecedir ki, yedi gün devamlı yiyen kimseye çok kuvvet verir ve hazmı kolaydır. Yemeğinde balık kokusu olmadığından, yiyene hararet vermez. Ağrı hastalığına tutulan adam yese şifa bulur. Bir evde yılan ve çıyan olduğu zaman, hamsi balığının başı tütsü edilirse kaçar”.

Hamsiden yapılan yemek çeşitleri ile ilgili de şu bilgileri verir: “Bunu yani hamsiyi yemek Trabzonlulara hastır ki kırk çeşit yemeğini pişirirler. Kebabı, çorbası, yahnisi, böreği ve baklavası olur. Fakat pilaki derler, bir çeşit tavası da vardır ki şöyle yapılır: “Önce bu hamsi balığını güzelce temizleyip onar onar kamışa dizerler. Maydanoz, kereviz, soğan ve pırasayı ince kıyıp tarçın ve siyah filfil ile karıştırdıktan sonra, pilaki tavasının içine bir kat hamsi, bir kat bundan döşeyip Trabzon’un âb-ı hayata benzer zeytinyağını üzerine dökerler. Bir saat kadar kuvvetli ateşte pişirildikten sonra yerkenki, doğrusu sevilecek mübarek bir yemek olur.

Öğr. Gör. Mehmet Sait ÇALKA ise Evliya Çelebinin Dil ve Üslubu hakkındaki konuşmasında; “Marco Polo ve diğer seyyahlar kullandıkları dil, üslup ve gezdikleri yer itibariyle Evliya Çelebi’nin yanına bile gelemez. Çünkü Evliya Çelebi’nin kullandığı dil daha lirik, sade, anlaşılır ve samimiydi. Bunu da diğer seyyahlardan daha fazla gezmesine ve gezdiği yerlerdeki havayı yakından solumasına bağlayabiliz” dedi. Örneğin Evliya Çelebi, savaş sahnesini sözcüklerle canlandırırken, savaş esnasında yaşanan bütün olaylara vakıf olduğu görülür. Bu bağlamda, bir kamera gibi bütün yaşananları ayrıntısıyla anlatır. Hatta öyle ki Evliya Çelebi, düşman askerlerinin konuştuklarını ve düşündüklerini dahi bilmektedir. İşte karşıdaki karakterin düşündüklerini ve iç konuşmalarını bilmek, Kurmaca Metin diye tabir ettiğimiz edebî metinlerin özelliklerindendir. Evliya Çelebi, eserinde, düşmanın anlatımında olabildiğince sade bir dil kullanırken, Müslümanları ve zaferlerini anlatırken ise sanatlı ve epik bir dil kullandığı görülür. Düşman askerlerinin anlatıldığı bir pasaj:

“Ol Cum‘a günü karşu cânibde, on bin kadar küffâr-ı bed-girdâr-ı murdâr, alay alay saf saf torompete ve nâkûsların çalarak mevc mevc gelüp nümâyân oldu.”
İslam Ordusunun anlatıldığı bir pasaj:

“Ammâ İslâm tarafından sadâ-yı Allâh Allâh, evc-i âsumâna peyveste olup ân-ı vâhidde guzât-ı Müslimîn Budinlisi ve Egreli ve Kanijeli ve Bosna serhadlisi küffâra eyle bir sâtûr-ı Muhammedî urdular kim küffârın urûkunu şemşîr-i zafer-luhûk ile kat‘ etdiler .

Bu pasajda görüldüğü gibi daha sanatlı ve epik bir dil kullanmıştır. Sonuç olarak söylenebilir ki, Evliya Çelebi, kaleme aldığı bu nadide eserinde daha önce de ifâde ettiğimiz gibi somut bilgi ile kurmaca anlatımın kesiştiği bir anlatım tekniğini kullanmıştır. Zira te’lif ettiği bu eser gerçek manada bir vesika olarak kabul edilmesine rağmen içerisinde bulunan gülmece, kurmaca ve nükteleri hatta argo içeren ifadeleriyle birlikte değerlendirildiğinde tam anlamıyla edebî bir eser görünümü vermektedir. “Bu çok kusurlu hakîrin gördüğü veya başından geçen garip, gülünç ve acayip olaylardır ki eğer edebî terk etmek ise de mazur görülüp af örtüsüyle örtüle.”

Panel sonrasında Rize Valisi Seyfullah HACIMÜFTÜOĞLU, Rize Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Arif YILMAZ, Rize Belediye Başkan Yardımcısı Osman KARAVİN, RÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Oktay TORUL, Rize İl Genel Meclis Başkanı Hakan GÜLTEKİN tarafından panelistlere plaket ve çeşitli hediyeler verildi.

Panel sonunda Rize Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Arif YILMAZ ve Rize Valisi Seyfullah HACIMÜFTÜOĞLU paneli düzenleyenlere, panelistlere ve katılan herkese teşekkür ederek, Rize Valiliği ve Rize Üniversitesi’nin Doğumunun 400.Yıldönümünde Evliya Çelebi gibi çok önemli bir şahsiyetin en güzel şekilde anıldığına vurgu yapıldı.
Panele Rize ve Üniversite Protokolü, akademisyenler, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, çok sayıda öğrenci ve vatandaş katıldı. Yaklaşık bir bucuk saat süren panelde Rize İsmail Kahraman Kültür Merkezindeki büyük salonun tamamen dolması, Evliya Çelebi’ye gösterilen ilginin en somut göstergesi idi.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.