Amel Nedir

Canlılardan bir kast ve niyetle sadır olan tüm fiillere amel adı verilir. Amel, fiilden da­ha özel bîr anlama sahip olup, mutlaka bir ka­sıl ifade eder. Bu bağlamda, canlılardan sadır olan kasıtsız ve niyetsiz davranışlara denir­ken, bir İrade sonucunda ve bir hedefe yöne­lik olarak yapılan davranışlar, ameldir. Cansız varlıkların bir takım hareketleri için ‘fiil’ keli­mesinin kullanılabilmesine karşılık, ‘amel’ ke­limesi kullanılmaz. Bu durumda ‘amel’, daha çok insanın bir niyete yönelik iradî ve kasdî davranışları olmaktadır.

İrade ve akıl sahibi bir varlık olarak insanın her organının bir ameli vardır. Bu amel, kendi­ne veya sonucuna göre ya ‘iyi’, ya da ‘kötü’ bir ameldir. Küçük bir kainat olarak insan ve bü­yük bir İnsan olarak Kainat, yaratılıştan gelme bir denge (mizan) üzerindedir.

Bir atomun çe­kirdek, elektron, proton ve nötronları nasıl in­ce bir hesapla fevkalade bir denge üzere dizil-mişse, aynı şekilde insanın ve Kâinat’ın ‘hüc-re’leri de fevkalade ince bir hesapla denge üzere yerleştirilmiştir. Aynı şekilde, denizler­deki bir melokül suyun atomlarının ayrışması­nın, aynı anda zincirleme patlayacak milyarlar­ca hideojen bombası demek olduğu ve bu şe­kilde denizlerin yeryüzünü kaplayacak ateş akıntıları haline geleceği de bilim adamlarının ifadeleri arasmdadırki, Kur’ân’da kıyamet ha­berlerinde bu durumdan söz edilmektedir. (Tekvir, 6).

İşte, yaratılıştaki dengeyi bozan bu tür durumlara Kur’ân’da ‘fesad’ adı verilir­ken, dengeyi koruyan, yeniden sağlayan ve ona katkıda bulunan her davranış da ‘salih’ bir amel olarak anılır.

İslam dini, insanın organlarından kalbe Al­lah’ı tanımayı (marifet), İnanılması istenen her şeye inanmayı, Allah’ın her hükmüne, emir ve yasağına razı ve teslim olmayı; dile kal­bin inancını ifade etmeyi ve doğruyu, hakkı söylemeyi; kulağa helâl ve güzel sözleri işitme­yi, haram ve harama götürücü sözlerden sakın­mayı; göze bir arı gibi Allah adına Kainat’ı keşfedip, Allah adına işlemeği ve haramlara bakmamayı vb. yüklcmİştir.

Bütün bunlar or­ganların ve dolayısıylc insanın amelidir. Eğer insan, yaratıcı olarak kendi ferdi ve toplumsal hayatıyla Kâinat’taki dengeyi ve ahengi en iyi derecede bilen Allah’ın emir ve yasakları doğ­rultusunda (mizan çerçevesinde) davranırsa, amelleri ‘salih’ olduğu gibi, kendisi de ‘salih bir İnsan olmuş olur. Buna karşılık, eğer azalanna Allah’ın hükümlerine aykırı ameller gördürürse, bu defa, Kur’ân’ın tabiriyle ‘seyyie’ (kötü) amelleri, öncelikle kendisinin maddi  ve manevi yapısında ve aynı zamanda içinde yaşadığı toplumda ve Kainat’ta ‘sulh’ün bozulup, ‘fcsad’ın çıkmasına sebep olur.

Dolayısıyle, gerek kendi hayatında, gerekse toplumunun ve Kainat’in hayatında meydana gelen her bozulmadan (fesad) ve başına gelen her kötü hadiseden bizzat insanın kendisi sorumludur. Bu bağlamda, Kıır’ân’da "İnsanlann ellerinin kazandıklarından dolayı karada ve denizde fesad çıktı" (Rum, 41) buyurıılmaktadır.     

İnsanın amelleri bu yönüyle ‘salih’ veya ‘fasid1 olduğu gibi, bir başka açıdan bazı amellerin ‘farz’, bazıları ‘haram’, bazıları ‘müstehab’ veya’mekruh’.birkısmıda’mübah’kategorisine girer. Allah ve Rasulü’nün kesinkes yapılmasını emrettiği ameller farz (vacib), kesinkes yasakladıkları haram, yapılmasında sevab vad edilip, yapılmamasında günah olmayan ameller müstehab, yapılması hoş görülmeyen ameller mekruh, yapılıp yapılmaması aynı derecede eşit olan ameller ise mubahtır. Mubah amellere ‘dini’ bir hüküm terettüb etmez gö rünmesine rağmen, eğer bu amellerde de Resulüllah’ın yolu izlenir, sözgelimi İnsan Resulullah’ı taklit için onun yediği gibi yer, içtiği gi­bi içer, onun giyindiği gibi giyinir, uyuduğu gibi uyursa ve örneğin alışveriş gibi günlük olağan işlerinde gözetilmesi gereken hükümlerin dışında İslam’ın güzel gördüğü bir lakım ölçülere uyarsa hem mubah olan amellerine büyük sevab kazandırmış, hem de bu yolla bir takım güzel adetler toplumda yerleşmiş olur. Bunun dışında, hayatında İslam’a azami ölçü­de uymaya çatışan bir müslümanm yemesi ve uyuması gibi ‘ beşerî’ davranışları da sevabh ameller halini alır.                                             

İslam’da, amellerin Allah katında değer kazanması ve dünyada değil de, daha çok Ahiret’te hayırlı sonuçlar vermesi, kesinlikle ‘iman’a, yani kişinin mü’min olmasına bağlıdır.     

‘Mü’min olmayanların bir takım güzel (salih) amelleri kendilerine dünya hayatında faydalar sağlayabilirse de, ahirette herhangi bir fayda sağlamaz. Bu yönüyle, dünya hayatının gelgit leri daha çok ‘salih amel’e bağlı olup, bu kural gereğince ‘iman’lan kendilerini salih amele götürmeyen müslümanla rveya müslüman top luluklar maddî-askerî planda mahkum duru ma düşebilirken, salih amel de bulunan müslüman olmayan topluluklar ise geçici bir süre için de olsa galibiyet sağlayabilirler.

Kişinin dünya hayatındaki her ameli, Ahiret tarlasına ekilmiş bir tohumdur. Bu amellerin başında, her ameli Ahirette değerlendirecek olan iman gelir. Temelinde ‘iman’ olmayan her amel, bir kaya üzerine düşüp sonunda yok olup giden tohum gibidir. Mü’minin hayırlı ve salih amelleri Ahİret’te karşısına derecesine göre farklı şekilde Cennet ağaçları, ırmakları, köşkleri ve/veya hurileri şeklinde çıkarken, kötü amelleri ise -eğer affedilmezse- Cehennem zakkumu, irini veya ateşi olarak çıkacaktır. Bir salih amel Allah’ın lütfuyla kat kat artırılırken, bir kötü amel ise ancak karşılığı kadar ceza görür. Kötü amellerin en kötüsü ‘küfür’ olup, sahibinin dünyada ‘salih’ olan bütün amellerini Ahiret’te geçersiz kılacaktır.

Ali ÜNAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.