Dil Nedir

Dil insanların düşüncelerini ve duygularını anlatmak için kullandıkları her türlü işaret, özellikle ses işaretleri dizgesidir. İnsanlar, diğer bütün canlılardan, kendi aralarında sözlere dayalı iletişim kurabilmeleriyle ayrılırlar. Papağan ve karatavuk gibi kimi hayvanlar da insan sözcüklerine benzer sesler çıkara-bilirlerse de, bu hayvanlar yalnızca öğrendikleri cümleleri söyleyebilirler; öğrendikleri sözcükleri gerçek bir dil gibi kullanamazlar. Yeni sözcükler uyduramaz, benzetme yoluyla yeni te-rimler oluşturamazlar.

Oysa üç dört yaşına gelmiş bir çocuk bile çok kolaylıkla bunları becerebilir. Ama, yine de hayvanların herhangi bir dil kullanmadıkları öne sürülemez. Özellikle arılar gibi toplu olarak yaşayan hayvanlar, kendi aralarındaki iletişimi görüntüye ya da sese dayanan içgüdüsel belirtilerle sağlarlar, örneğin bir çiçek tarlası bulan arı, yuvasına döndükten sonra karmaşık bir dans yardımıyla yolu öbür arılara anlatabilir. Yunus balıklarının da değişik bir anlaşma dillerinin bulunduğu kanıtlanmıştır. Köpek yavruları vücut hareketlerinin yardımıyla annelerine açlık, soğuk, korku gibi duygularını iletmeyi bilirler, insanların dilinden farklı olarak, "hayvansal" diller öğrenilmez. Hayvanlar bu dili içgüdüsel olarak bilirler.

Dil ve konuşma: insan dili, son derece güçlü ve zengin olmasının yanısıra, nesnelere ve somut durumlara, heyecan duygu ve soyut düşüncelere de yöneliktir, insan, gerçekleşmekte olan olayların yanısıra, gerçekleşmiş ve gerçekleşecek olayları da irdeleyebilir., insan, aynı nesneye pek çok değişik ad verebilir, ya da nesneleri gruplandırarak adlandırabilir (örneğin armut ya da elma yerine meyve diyebilir), içgüdüsel olmadığı, simgeledikleri nesnelerle benzerliği olmayan işaretlerden yararlandığı için, insan dilinin öğrenilmesi gerekir.

Dil toplumsal bir olgudur. En az iki insanın varlığına gerek duyar. Bu insanlardan biri bildiriyi iletir, diğeri alır. Bu nedenle, dili karşılıklı kullanan kimseler belli sesleri, belli nesne ya da durumları belirttikleri konusunda görüş birliği içinde olmaları gerekir.

Türkçede "dil" sözcüğü hem konuşulan dizgeyi, hem konuşma organını, hem de insanın konuşma yetisini belirtir, insan topluluklarının üyeleri simgesel ya da uzlaşmayla benimsenmiş, seslerden ya da yazılı sözcüklerden oluşan belirtkeler (işaretler) yardımıyla düşündüklerini anlatmaya, iletişim kurmaya, doğuştan bir yatkınlık gösterirler. Bu belirtkeler, belirttikleri nesnelere benzemeyebilirler de; ama yine de uzlaşmaya varıldığı için (uzlaşma belirtkele-ri)’ya da o nesneyi simgeledikleri için (simgesel belirtkeler) kullanılırlar.

Geçmiş çağlarda yeryüzünün bir kesiminde yaşayan insanların tümünün birden ortak uzlaşmaya varması olanaksız olduğundan uzlaşma ancak küçük topluluklarda sağlanabilmiş, böylece değişik diller ortaya çıkmıştır. Diller de lehçelere ayrılmıştır. Bu nedenle, bütün insanlar bir dil öğrenme yetisine sahip bulunmakta, ancak her insan topluluğu "anadil" denilen özel bir dille konuşmaktadır. Anadil, bireylerin yaşamın ilk yıllarında, öğrenme ya da grubun diğer üyelerini taklit etme yoluyla öğrendikleri dildir. Konuşmanın, yaşamın ilk üç yılında öğrenildiği söylenir; gerçekte ise, benzerleri arasında yaşayan insan, yaşamı boyunca yeni sözcük ve deyişler öğrenmeyi sürdürür.

El hareketlerinden argoya: insanlar, konuştukları dilin dışında, gereksinimlerini, isteklerini, heyecan ve duygularını anlatmak amacıyla başka anlatım biçimleri de kullanırlar. Mimikler, yani yüz çizgilerinin hareketleri ve el hareketleri bunlardandır. Mimik ve hareketler her zaman simgesel değildirler. Çoğu kez anlatılmak istenen hareketin taklididirler. Bu nedenle de ayrı dilleri konuşan topluluklar arasında bile bu hareketlerle kolayca iletişim kurulabilir. Hareketler sözlü bir onayın ya da yanıtın anlamını güçlendirmeye de yararlar. Dilsizlik, konuşanın dilini bilmeme, sesi duyamayacak kadar uzakta bulunma, gürültü yapmama kaygısı gibi durumların dışında, hareketler genellikle tek başına kullanılmazlar. Yine de hareketlerin ilettiği bildiriler azdır ve hayvanların kullandığı dil gibi, basit kavramlara yöneliktirler. Buna karşılık kimi durumlarda, hareketler de karmaşık konuşmalar yapılmasına olanak sağlayabilirler, simgesel ve uzlaşmaya dayalı işaretlerle zenginleştirebilirler.

Sağır ve dilsizlerin diliyle Kızılderili topluluklarının hareketlere dayalı dilleri buna örnek gösterilebilir. Her iki dil örneğinde anlaşmanın sağlanabilmesi için özel bir "kod"a, diğer bir deyişle, konuşan kimseler arasında önceden varılmış bir işaret anlaşmasına gerek vardır. Sözlü dil içinde bir de "argo"lar yer alır. Argo, aynı dili konuşan insanların içinde bile yalnız çok az kişinin anlayabildiği özel bir dildir. Örneğin üçü de Türkçe konuşan bir ayakkabı tamircisi, bir peynirci ve bir yontucu bir araya geldiklerinde "kalıp" sözcüğü her biri için ayrı anlam taşıyacaktır. Sözcük, ayakkabı tamircisi için ayakkabı kalıbı, peynirci için peynir kalıbı, yontucu için ise yontu kalıbı anlamına gelecektir.

Bu tür meslek argosunun yanısıra belli bir dönemde kimi deyim, terim ve sözcüklerin pek de aslına uygun olmayan biçimde kullanılmasından oluşan günlük argo da vardır. Ayrıca toplumsal bir sınıfın ya da belli bir yaş grubunun kullandığı (örneğin hapi-saneye kodes; paraya papel; çalrjıaya araklamak; yalana atmasyon denmesi gibi) kendine özgü argolar bulunur. Argolar ortak çıkarlardan ve ortak koşullandırmalardan doğarlar. Küçük ya da büyük bir topluluğun dilini bilmek, o topluluğun alışkanlıklarını, inandığı şeyleri, bildiklerini, davranışları düzenleyen kuralları en iyi biçimde öğrenmek demektir. Kimi bilim adamları dilin kendi düşüncelerimize başkaları tarafından da anlaşılabilecek "somut" bir biçim verme girişimi olduğunu savunurlar. Ama dil her zaman düşüncenin "dış" görünüşü değildir.

Sözcüğe aktarılmayan düşünceler olduğu gibi, akılda hiç bir düşüncenin karşılığı olmayan sesleri, anlamı bilinmeyen sözcük ve tümceleri "papağan gibi" taklit etme yoluyla yineleyerek de konuşabilir. Bu yüzden kimi bilginler insanların düşündükleri gibi konuşmadıklarını, tersine konuştukları gibi düşündüklerini ileri sürerler. Bir toplumun konuşma biçiminin düşünme biçimi üzerinde etki yaptığını savunurlar, insanlar konuştukları dile egemen olduklarını sanırlar. Oysa isteklerinin doğrultusundan sapan sözcükler de olabilir. Kuşkusuz, konuştuğumuz zaman iletmek is.tediğimizi aktarmış, sustuğumuz zaman da aktarmak istediğimizi söylememiş oluruz. Ama dil sürçmesinde (lapsus 1in-guae) olduğu gibi, dil sık sık insanı aldatır ve gizli tutmak istediklerini de açıklamasına y’ol açar.

Daha başka durumlardaysa, gizli tutulmak istenen şeyler için bilerek değişik sözcükler kullanılır. Öfemizm (örtmece söz) adı verilen bu olayda, sevimsiz ya da korkutucu bir anlam taşıyan sözcükler başka sözcüklerle "maskelenir". Buna örnek olarak insanların çok korktukları bir olayı, ölümü gösterebiliriz, ölüm duyularında genellikle "öldü" sözcüğü kullanılmaz. Çoğu kez "vefat etti", "Hakkın rahmetine kavuştu", "hayata gözlerini yumdu", "elim bir ziya" gibi cümlelere yer verilir. Seslerin büyüsü: Düşünülecek olursa, sözcükler ve sözcüklerin gösterdiği nesneler arasındaki bağ, insanlar tarafından kararlaştırılmış yapay bir bağdır. Ama genellikle küçük çocuklar, ilkel topluluklar ve kimi zaman da "uygarlaşmış" yetişkinler, herhangi bir nedenle, adların nesnelerin bir parçası olduğuna inanırlar. Akılcı olmaktan çok uzak bu düşünüş biçimi, yalnız çocuklar ve ilkel insanlar tarafından günümüzde de bir addan çok bir sesin tüketici yığınlar üzerinde ne denli etkili olduğunu bilen çağdaş reklamcılık araç-larmca ustaca kullanılır. Birçok dil bilmek, kimi sözcüklerin seslerinin yarattığı "büyülü" etkiyi akılcı biçimde denetlemeye yardımcı olur.

Örneğin "altın" adını verdiğimiz nesnenin on dilde on ayrı söyleniş biçimi vardır. Üstelik istersek yüz ayrı söyleniş biçimi de biz uydurabiliriz. Bunun için az ya da çok sayıda kişinin bir araya gelip bu yolda karar alması yeterlidir. O zaman "altın" sözcüğünün sesiyle anadilde ortaya çıkan "büyülü" anlamın değerinden ne çok şey yitirdiğine tanık oluruz. Aynı nesneyi nitelemede çok sayıda sıfat kullanabilmek için, yalnızca bilgili olmak yetmez, aynı zamanda bir şeyin, değişik olan biçimleri arasındaki çok küçük ayrıntıları bile ayırtedebilecek dilsel düzeye ulaşmış olmak da gerekir. Son zamanlarda kitle iletişim araçlarının yardımıyla, görüntüye dayanan dilleri daha fazla kullanma ve anlama alışkanlığı doğmuştur. Görüntü dili, bütün toplumlarca anında anlaşılabilirle üstünlüğüne sahiptir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.