Dağ (Dağlar) Hakkında Bilgi

En yeni kuramlara göre yerkabuğu hareketsiz vetıkız bir bütün değildir; başlıca altı katmandan (veya parçadan) ve birbirine göre daha hareketli olan belirli sayıda daha küçük katmanlardan oluşmuştur (yerkabuğunun altında, akışkan magmadan oluşan çekirdek kabuğu bulunur.)

Önemli sıradağlar, bu ağır hareket süreci boyunca iki kıla kitlesinin çarpışması sonucunda meydana gelmiştir. Bu çarpışma yerkabuğunun belirli bölgelerde yükselmesine ve dağlan oluşturmasına yol açmıştır. Örneğin, Afrika kıtasının hareketiyle meydana gelen itiş, Avrupa’da kıvrımların oluşmasına yol açarak Apcninler’i ve bunlara koşut Alp sıradağlarını meydana getirmiştir.

Bu olaylardan önce deniz dibi çeşitli canlıları barındırıyordu. Bu itiş sonucunda bitki ve hayvanların çoğu ya suyun dışına itilmişler ya da suların dibinde toplanan çamurun içinde sıkışıp kalmışlardır, işte bu yüzden bazı dağlarda, deniz yosunlarının, deniz hayvanlarınm fosillerine rastlanır. Dağların tümü kıtaların kitle hareketlerinden kaynaklanmaz. Bazıları volkanik etkinliklerin sonucudur.

Bilindiği gibi yanardağ patlamasında kraterden çıkan lavlar (yerin derinliklerinden gelen kaynar eriyik halindeki magma) sıcak v& akışkan bir halde dağın etekleri boyunca yayılır, giderek soğur ve sonunda katılaşırlar. Eğer yanardağ uzun süre lav püskürtürse, değişik lav katmanları üst üste yığılırlar.

Deniz dibindeki bir yanardağ, bu şekilde deniz yüzeyine ulaşacak denli büyür. Eğer yanardağlar sayıca çok ve birbirine yakınsalar, zamanla aralarında birleşip sıradağları oluştururlar. Çevre ve iklim: Dağlarda güneş daha yakıcı, soğuk ve daha serttir, ilk bakışta çelişkili gibi görünen bu iki olay, yeryüzü atmosferinin deniz yüzeyinde daha yoğun olup, yükselti arttıkça düşmesinden kaynaklanır.

Atmosfer tozlan ve havanın yoğunluğu, Güneşin ısısını alçak bölgelerde tutarlar ve aynı zamanda Güneş ışınımlarını süzen bir perde işlevi görürler. Oysa yüksek dağlarda, atmosfer ısıyı tutamaz ve dolayısıyla Güneş ışınlarını daha az süzer. Güneş alan bölgelerde kalan alanlar arasında çok büyük sıcaklık farkları oluşabilir. Gün boyunca kar eriyerek kayaların çatlaklarına sızar. Geceleri sıcaklık düşünce kayaların içine sızmış olan su donar ve buz haline gelir. Böylece hacmi % 10 oranında artar ve oldukça yüksek bir basıncın doğmasına yol açar.

Çatlaklar genişler, kayalar zamanla bu basıncın etkisiyle dağılır. Yavaş yavaş dağların dik tepeleri ve dorukları parçalanır, taşlar yuvarlanır. Kimi durumlarda huni biçiminde karakteristik birikintiler oluşur. Akışkan ya da kar ve buz gibi katı haldeki su ile, çekim kuvve-, ti, dağlardaki görünümlerin değişmesine yol açan iki önemli etkendir.

Suların içinde buz ve taş parçaları da bulunan, seller ve akarsuların hızı dik yamaçlarda daha da artar. Bu sular vadileri oyarlar. Birçok yere de bol miktarda çökelti bırakırlar, örneğin, italya’da Po Ovası, Apenin Dag-ları’ndan inen akarsuların getirdiği malzemeyle dolmuş olan eski bir deniz parçasıdır. Jeoloji çağları boyunca anakaraların büyük bir bölümü uzunca bir süre buzullarla kaplanmıştır.

sonra iklim değişmiş, büyük buz kitleleri erimeye ve çekilmeye başlamışlardır. Birkaç yüzyıl içinde denizlerin düzeyi 60-70 metre

yükselmiştir. Bu dönem, söylencelerde “tufan” olarak adlandırılan dönemdir. Bugün buzullar, daha soğuk bölge ve yükseltilerde toplanmıştır. Buzullar ağır ağır akan bir ırmak gibi, karın miktarına ve yamacın eğimine göre, her yıl otuz metreyle yüz metre arasında değişen bir hızla yer değiştirirler.

Bu hareket sırasında buzultaşlan meydana getirirler. Buzultaşı, buzulların içinde taşıdığı, dipten sürüklediği ya da çökelttiği taş parçalarıdır. Gerilemiş bir buzulun çökelttiği yan ya da alın buzultaşlanndan oluşan uzun sırtlara buzultaşı duvarı adı verilir. Buzullar, içinden geçtikleri vadilerin yamaçlarını oyup, yuvarlaklaştırırlar (U biçimi vadiler), iri taşları, dev kayaları yüzlerce kilometrelik uzaklıklara taşırlar.

Kar da bazı durumlarda, çığ veya yergöçmesi şeklinde aşağılara iner. Bu karlar, büyük miktarda taş ve toprak sürükleyerek dağın yan yamaçlarında büyük aşınmalara yol açarlar. Dağ havası genellikle önceden kestirilemez ve hızlı değişimlere sahne olur. Yağışlar (mevsimlere ya da yüksekliğe göre yağmur ya da kar) çok sık olur. Çünkü soğuk, su buharının yoğunlaşmasını ve dolayısıyla bulutların oluşmasını sağlar.

Daha önce de belirtildiği gibi Güneş ışınları dağda daha yoğundur. Bunun nedeni atmosfer engelinin ince olmasıdır. Bu ışınlar yamaçları eşit olmayan bir şekilde ısıtır ve aydınlatırlar. Bizim bulunduğumuz, enlemlerde güney yamaçlara dik bir biçimde vururlar. Başka yönlerdeki yamaçlara ise ışınlar daha küçük bir açı yaparak vururlar. Kışın Güneş daha da alçakken, vadi tabanları ve kimi sarp yamaçlar daima gölgede kalırlar. Dağlarda rüzgar, ovalardakinc oranla daha sert ve

sık eser. Bunun nedeni basınç ve sıcaklık değişiklikleridir. Birçok vadide ve açık tepelerde ağaçlar rüzgara uyarlar ve dallan rüzgardan en çok korunan tarafa doğru büyür. Alp Dağları’nda esen bir rüzgara “Föhn” adı verilir (kayalık dağlarda da “chi-nook” adı verilen benzer bir rüzgar vardır). Föhn rüzgarı belirli bir yüksekliğe eriştikten sonra vadilere iner; bu iniş sırasında dağın yan yamaçlarını ısıtır. Sıcak ve kuru olduğu için karın erimesini sağlar ve ürünlerin vaktinden önce olgunlaşmasına yol açar.

Bitki örtüsü ve hayvanlar: Dağların yamaçları genellikle, akan karasuları ve sürekli yağmurlarla sulanan korular ve ormanlarla kaplıdır. Yukarılara çıkıldıkça ağaçların yerini bodur bitkiler, çalılar ve otsu bitkiler alır. Dağın karla kaplı yüksekliklerinde tek tük likenler görülür. Dağlardaki bitkiler genellikle ovada yetişen örneklerinden daha kısa ve gürbüz olurlar.

Bu yapılarıyla rüzgara ve karın ağırlığına dayanmayı başarırlar. En önemli ayrım, köklerde kendini gösterir. Dağlarda yetişen bitkilerin kökleri toprağın derinliklerine doğru değil, fakat yatay olarak gelişirler. Bunun nedeni içinde bulundukları toprak katmanının daha ince olmasıdır.

Yağışlar bol olmakla birlikte dağdaki bitki örtüsü için temel sorun kuraklıktır. Çünkü, su hızla kayar gider ve rüzgar toprağı kurutur. Bitkiler ve çiçekler “küçülürler”. Daha önce söz edildiği gibi, rüzgardan korunmak için olabildiğince toprağa yakın boyutlarda gelişirler. Rüzgardan korunmak için çoğu kez bir tür bitki mumuyla (dağgüllerinde olduğu gibi) ya da terleme yoluyla su kaybını önlemek için tüylerle kaplı (ar-slan ayağı gibi) güçlü yaprakları vardır.

Hayvanların kendilerine dağlarda yaşayacak ortamı yaratmaya başlamaları buzul çağından sonra, yani günümüzden yaklaşık on bin yıl önce olmuştur. Her tarafta olduğu gibi dağlarda da böcekler sayıca en fazla hayvanlardır. Oldukça yükseklerde bile

yaşarlar. Halla bazıları buzulların üstünde bile yaşayabilirler. Dağlarda çok sayıda yumuşakça, sürüngen, ikiyaşayışlı ve kuş türleri bulunur.

Bazı memelilerin, evrim sürecinde, bu çetin ortama ayak uydurmak için önlemler geliştirdikleri anlaşılmaktadır, örneğin dağke-çisi, lama ve vikunyalar (Amerika’da toplu olarak yaşayan tüylü bir lama türü) yüksek bölgelerdeki az oksijenle yaşamlarını sürdürmeye elverişli bir kan bileşimine sahiptirler. Dağkeçisi ve yabani keçiler, toynaklarının (tırnaklarının) yapısı sayesinde kayaların, buzun ve karın üstünde koşabilirler.

Vakum, dağ tavşanı ve keklik ise kışın tümüyle beyaz tüy ve kürklerle kaplanırlar. Kekliklerin ayaklarında da telekler çıkar; telekler hayvanın yürürken kara batmamasını sağlar. Dağların bir başka sevimli konuğu köstebek, soğuklar bastırdığında ailesiyle birlikte inine çekilir ve kış uykusuna yatar. Vücut sıcaklığı düşer, kalp atışları yavaşlar ve organizma yavaş yavaş, daha önce birikmiş yağları tüketmeye başlar.

Alp Dağları’nın fethi: Avrupa’nın büyük sıradağlarından olan Alpler, Fransa, İsviçre ve İtalya topraklarında yer alırlar. Batıdan doğuya doğru bin kilometrelik bir yay çizerek yayılırlar. Alp vadilerine ilk yerleşme buz çağının sonunda olmuştur, ilk yerleşenler avcılardı. Çok geçmeden maden çıkartmak için (özellikle tuz ve metaller) madenciler geldiler. Bunlar ilk insan topluluklarının maden gereksinimini karşılıyorlardı. Bugün Alpler’de bu dönemlerden kalma maden ocakları ve yerleşme merkezleri kalıntılarına rastlanmaktadır.

Romalılar Avrupa’nın diğer bölgeleriyle ulaşımı kolaylaştırmak ve denetlemek için Alpler’den yararlanmışlardır. Ortaçağda, feodal tarım köleliğinden kaçan köylüler bu dağlara yerleşmişlerdir. Bu dönemde oluşan gelenek ve görenekler bugün de geçerlidir, örneğin, bugün de meralar köylülerin ortak malıdır; ormanlardan elde edilen odunu köylüler ortaklaşa toplar ve kullanırlar. Eski dağlılar yaşadıkları yerde buldukları malzeme ile gereksinimlerini karşılamayı öğrenmişlerdir. Evlerini daha uygun ve güvenli yerlerde odundan veya taştan yapmışlar, katırların geçebileceği yollar açmışlardır. Otlakların çok yukarlarındaki kayalık ve buzlu zirvelere ise uzun süre ulaşılamamıştır. On-sekizinci yüzyılda Avrupalı denizciler tüm denizleri baştanbaşa dolaştıkları halde, Alpler’in zirveleri gizemlerini koruyordu.

Bazı maden arayıcılarının ve birkaç avcının dışında hiç kimse, yüzyıllar boyunca zirvelere tırmanmaya cesaret edememiştir. Bu maden arayıcılarından biri olan Jacques Balmat, beraberinde doktor Michel Gabriel Pac-card olduğu halde, Ağustos 1876’da ilk kez Alpler’in en yüksek tepesi Mont Blanc’a çıkmayı başarmıştır. Devler: Afrika’nın en yüksek dağları olan Klimaııjaro (5895), Kenya (5201) ve Ruvvenzori (5109), ekvatordan çok uzakta olmadıkları halde tepeleri, hiç erimeyen karlarla kaplıdır.

Victoria Gölü çevresinde sıralanmış bu dağlar, iri bulutların ve hava çalkantılarının çevrelediği dev kütlesiyle rüzgarların hızını keserler, işte bu yüzden, savanalarla sınır komşusu olmalarına karşın, 1500-2000 metreden 3000 metreye kadar gür ormanlarla kaplıdırlar. 300 ile 400 metreler arasında otlar ve fundalıklar vardır. Buralarda ayaklarının özel yapısı sayesinde kayalara tırmanan ve dalların üstünde yaşayan küçük hayvanlar bulunur, insanoğlu bu dağlarda hiç oturmamıştır. Yerliler buralarda ruhların yaşadığına inanırlar.

Dünyadaki sıradağların en yükseği, güneye doğru bir yay gibi doğudan batıya 2800 km. boyunca uzanan ve 7000 metrenin üstünde yüzden fazla tepesi olan Himalaya’dır (Hindistan). En yüksek tepelerin bulunduğu doğu tarafı Bcngal Körfczi’ne yakındır ve bol muson yağmuru alır. Dağ 1800 metreye kadar tropikal bir görünümdedir. 1500 ile 3600 metreler arasında gümüşçam, meşe, kokulu sedir ve bambulardan oluşan yoğun ormanlar vardır. 3600 ile 4800 metre arasındaki bitki örtüsünü stepler ve çayırlar oluşturur. Bu yükseklikten sonra

hiç erimeyen karlı bölgeler başlar. Himalaya’nın batı yüzün-ı deki iklim ise batıya gidildikçe daha da artan bir kuruluktadır. Dağın bu yüzünde, sürekli karlarla kaplı olan sınır 5500-6000 metrenin üstünde kalır. Kullanılabilir geçitlerin 4(’00 metre yükseklikte olmasına karşın, Himalayalarda hep insan yaşamıştır. Bilginler ve krallar düşünebilmek, rahatça dinlenebilmek için buraya çekilmişlerdir.

Eski çağlarda, yapılan tapınaklar ve sunaklar Hindistan’dan hacıların gelmesine yol açmıştır. Manastırların çevresinde ve hac boyunca yerleşim birimleri ortaya çıkmıştır. Güneş alan yamaçlar üstünde, insanlar yüzyıllar boyunca eriyen kar sularından yararlanarak kusursuz tarım alanları kurmuşlardır. Bu dağların vazgeçilmez memeli hayvanı Tibet sığırıdır, (yak). Etinden, yününden ve sütünden yararlanılan bu hayvan Skerpalar (doğulu insanlar) tarafından yetiştirilir.

Güney Amerika’da Venezuela’dan Ateş Toprağına dek, 7500 kilometre boyunca bir başka sıradağ yayılır: And Dağları. And Dağları’nın Kolombiya ile Ekvator’un arasından geçen bölümünde 900 metreye dek tropikal tarım yapılır (kakao gibi); ormanlar da vardır. Kahve ve mısır 2000 metreye dek ekilir. Buğday ve arpa 3000 metreye dek yetişir. Daha sonra yaylalar (yüksek otlaklar) başlar. Sürekli kar altında kalan bölgenin sınırı 4600 metredir. Merkez And Dağları kuraktır, bitki örtüsü zayıf otlaklar ve çalılıklar halindedir.

Peru ve Bolivya Andları’nda, 4000 metre yükseklikten sonra Inka uygarlığı gelişmiştir. Inka-ların ustaca gerçekleştirdikleri sulama işlemleri ve katlı ekim alanları, vadileri patates, buğday, fasulye, mısır ve şekerkamışı üretmeye elverişli kılmıştır. Daha da önemlisi etinden, yününden yararlandıkları ve yük hayvanı olarak kullandıkları lamayı evcilleştirmişlerdir. Büyük Okyanus kıyılarına doğru uzanan yamaçlar oldukça az yağış aldıkları için çıplak ve çöldür. Oysa doğu yamaçları yağışlıdır. Yüksek bölge çölünden birdenbire kimi bölgelerde

3400 metre yüksekliğe ulaşan balta girmemiş ormanlara geçilir. Bolivya’da kakao, kahve, muz ve üzüm tarımı 2000 metrelerde bile görülür. Amerika’nın büyük Kayalık Dağları daha. genç dağlardır. Bu sıradağların arasında ovalar, yüksek platolar ve çöller yer alır. Asya ve Avrupa’daki dağlardan farklı olarak Kayalık Dağlarında yalnızca iki tür bitki örtüsü vardır. Bunlar ormanlardaki bitki örtüsü (iğne yapraklılar ya da geniş yapraklılar) ve yaylalardaki bitki örtüşüdür. Kuzeyde görünüm kutup gibidir. Merkezde dağlık arazi görünümü vardır.

Güneyde ise çöl stepleri yaygındır. Kayalık sıradağlarında iki yüzyıl öncesine dek ilkel Kızılderili kabileler yaşamıştır. Başka sıradağlar: Avrupa kıtasındaki sıradağların en önemlileri, Alpler’den sonra 3404 metre yüksekliğindeki Pico de Ane-to Tepesi’yle Pireneler; 2500 metreyi aşan yüksekliğiyle Kar-patlar; Sovyetler Birliği’nin Avrupa bölümünü Asya bölümünden ayıran ve en yüksek tepesi Na-rodjana Dağı ancak 1894 metreyi bulan iki bin kilometre uzunluğundaki Urallar’dır.

Corno Grande Tepesi’yle 2912 metre yüksekliğe ulaşan ve İtalyan yarımadasını kaplayan Apenin-ler; 2472 metre yükseklikteki Glitterting Dağı’yla iskandinav Alpleri; Balkan Dağları (Bulgaristan’da Karadeniz’den Yugoslavya sınırına dek uzanırlarlar. En yüksek tepesi 2376 metreyle Botev Dağı’dır) belirtilmesi gereken diğer dağlardır. Ayrıca Asya’da Kafkas Dağları (Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, en yüksek tepesi Elbruz 5633 m); Afrika’da Etiyopya yüksek platosu (Ras Dascian 4620 metre) Okyanus’da (Puncak Jaya, Yeni Gine’de 5020 metre) belirtilebilir. Antarktika kıtasında da dağlar vardır (en yükseği Vinson 5140 metre).

One thought on “Dağ (Dağlar) Hakkında Bilgi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.