Mâlik Bin Enes Kimdir Hayatı Nedir Vikipedi Kısaca

Mâlik Bin Enes Kimdir Hayatı

Sponsorlu Bağlantılar

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Mâlikî Mezhebinin kurucusu. Sekizinci yüzyılda Medîne-i münevverede yaşayan âlim ve velîlerden. İsmi, Mâlik bin Enes, künyesi Ebû Abdullah’tır. Soyu, Yemen’deki Benî Esbâh kabîlesine ve Himyerîlerden bir hükümdâr hânedânına dayanmaktadır. Eshâb-ı kirâmdan ve Medîne-i münevvereye yerleşen Ebû Âmir radıyallahü anh onun dedelerindendir. 708 (H.90) senesinde Medîne-i münevverede doğdu. Doğum târihiyle ilgili başka rivâyetler de vardır. 795 (H.179) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.

Tebe-i tâbiînden olan Mâlik bin Enes, ilimle ve hadîs-i şerîf rivâyetiyle meşgûl olan bir âilede ve çevrede yetişti.Dedesi Mâlik, babası Enes, amcası Süheyl hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Sevgili Peygamberimizin yaşadığı ve İslâm dîninin hükümlerinin vâz edildiği zamânın en önemli ilim merkezlerinden olan Medîne-i münevverede hayat sürdü.

Böyle bir çevrede dünyâya gelen Mâlik binEnes, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kendi isteği ve bilhassa annesinin teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Annesi en güzel elbiselerini giydirerek, sarığını sarıp; “Şimdi git, oku yaz.” dedi. Oğlunu zamânın en meşhûr âlimi Râbiat-ür-Rey’in huzûruna götürdü.Râbia bin Abdurrahmân’ın derslerine devâm eden Mâlik bin Enes genç yaşta fıkıh ilmini öğrendi.SonraAbdurrahmân bin Hürmüz’ün derslerine devâm edip, ondan çok istifâde etti. Büyük bir hayranlık ve muhabbet duyduğu hocası hakkında; “İbn-i Hürmüz’ün derslerine on üç sene devâm ettim. Ondan nice ilimler öğrendim. Bunların bir kısmını hiç kimseye söylemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilâf ettikleri şeyler husûsunda onların en bilgilisiydi.” derdi.

İlim öğrenmek husûsunda her fedâkârlığa katlanan Mâlik bin Enes, tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ın âzâtlısı olan Nâfi’ye gider ve kapısında beklerdim. Nâfi, hazret-i Ömer’den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiçbir gölge bulamazdım. Nâfi’, dışarı çıkınca edeple selâm verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip; “Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?” diye sorardım. O da suâllerimi cevaplandırırdı.”

Nâfî’den başka Tâbiînden olan İbn-i Şihâb ez-Zührî ve Saîd bin el-Müseyyib’den de ilim öğrendi. Kendisi şöyle anlattı: “Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbn-i Şihâb’ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var bak dediğini duydum. O da kumral yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz bekledim, İbn-i Şihâb yanıma gelip bana; “Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?” dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince; “Yemeğe, ihtiyâcım yok.” diye mukâbelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun, dedi. Bana hadîs-i şerîf öğretmenizi istiyorum efendim, deyince, kalem defter çıkar dedi. Sonra kırk tâne hadîs-i şerif rivâyet etti. Biraz daha rivâyet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter, bunları ezberleyip nakledersen sen de muhaddis olursun.” dedi.

İmâm-ı Mâlik, Ehl-i beytten Câfer-i Sâdık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır: “Câfer bin Muhammed’e giderdim. O çok yumuşak huylu ve güler yüzlü idi. YanındaResûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anılınca yüzü sararırdı. Meclisine uzun zaman devâm ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı kerîm okurdu. Abdestsiz hadîs-i şerîf rivâyet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. Haram ve şüphelilerden sakınan, dünyâya düşkün olmayan, çok ibâdet eden âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikrâm ederdi.”

Mâlik bin Enes, bir gün hocası Ebü’z-Zinâd’a hadîs rivâyet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca da; “Yer dardı, oturamadım. Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem hadîsini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim.” cevâbını verdi.

İmâm-ı Mâlik, ilmini; İmâm-ıZührî’den, Yahyâ binSaîd’den, Muhammed ibni Münkedir’den, Hişâm bin Amr’dan, Zeyd ibni Eslem’den, Râbi’a bin Abdurrahmân ve daha birçok büyük âlimden almıştır. Üç yüzü Tâbiînden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuz yüz hocadan hadîs-i şerîf aldı. AyrıcaEshâb-ı kirâmın büyüklerinden hazret-i Ömer’in, Osman’ın, Abdullah bin Ömer’in, Abdurrahmân bin Avf’ın, Zeyd bin Sâbit’in fetvâlarını ve vahyin gelişine şâhid olan, Peygamber efendimizi görüp onun hidâyet nûrundan aydınlanarak, O’ndan öğrendiklerini nakleden diğer Eshâbın fetvâlarını ve kendisinin yetişemediği Tâbiîn fetvâlarını da öğrenmiştir. Akâide dâir bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamânının en büyük âlimlerinden olup; ictihâd derecesine yükselmiştir.

İlimdeki yüksek derecesi sebebiyle zamanındaki ve kendinden sonraki âlimler, Peygamber efendimizin; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medîne’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar.” hadîs-i şerîfindeki zâtın Mâlik bin Enes olduğunu bildirdiler.

Mâlik bin Enes rahmetullahi aleyh tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders verip, hadîs rivâyet etmeye ve fetvâ vermeye başlamıştır. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve fazîletli kimselerle istişâre yapıp, onların da muvâfakatını aldı. Bu hususta kendisi şöyle demiştir: “Her isteyen kimse hadîs rivâyet etmek ve fetvâ vermek için mescide oturamaz. İlim erbâbı ve mescidde itibarı olan kişilerle istişâre etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetvâ verebilir. Ben, ilim sâhiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe ehil olduğuma şâhitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetvâ vermedim.”

Kendisinin ehil olduğuna dâir yetmiş âlimin şahâdetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin mescidinde ders vermeğe başladı. Hazret-i Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mes’ûd’un oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede bulunurdu. İmâm-ı Mâlik de İmâm-ı Âzam gibi derslerini mescidde verirdi. El-Vâkıdî der ki: “İmâm-ı Mâlik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenâze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyâret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.” İmâm-ı Mâlik’in hadîs-i şerîf dersleri ve vukû bulmuş meselelerle ilgili dersleri yâni fetvâ işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadîs-i şerîf öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetvâ vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evinde ders için gelenlere sordururdu, eğer fetvâ için gelmişlerse dışarı çıkıp fetvâ verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gâyet güzel bir kıyâfetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşû içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı.Hadîs-i şerîf dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı. Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medînelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medînelileri kabûl eder, bunlara hadîs rivâyeti ve fetvâ verme işi bitince, sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasan bin Rebî’ der ki: “Bir defâsında İmâm-ı Mâlik’in kapısında idim, onun çağırıcısı önce Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son ben olurdum. Ebû Hanîfe’nin oğlu Hammâd da aramızda idi.” İmâm-ı Mâlik derslerinde vakar ve ciddiyet sâhibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsîl edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: “İlim tahsil edenlere vakarlı ciddî olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir. İlim sâhiplerinin, bilhassa ilmî müzâkereler sırasında kendilerini mizâhtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sâdece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken âdâbdandır.”

Yine bir talebesi şöyle der: “İmâm-ı Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadîs-i şerîf okumaya ve anlatmaya başlayınca, onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de onu tanımıyorduk.”

Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde ictihât derecesinde âlim olan Mâlik bin Enes hazretleri elli sene müddetle ders ve fetvâ vermek sûretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin mürâcaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.

Tefsîr ilmine dâir Garîbü’l-Kur’ân adlı eseriyle hadîs ilmine dâir Muvattâ adlı eseri onun bu ilimlerdeki derecesini göstermektedir. Mâlik bin Enes hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden pekçoğu Kütüb-i Sitte adı verilen meşhûr altı sahîh hadîs kitabında yer almıştır.

Emevî Devletinin parlak ve çöküş devrinde, Abbâsî Devletinin kurulup geliştiği ve hâkimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmâm-ı Mâlik, çok hâdiselere şâhid olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması husûsunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz’da hadîs öğrenmede, dînî suâlleri sormada ve fetvâ husûsunda büyük bir mürâcaat mercii olan İmâm-ı Mâlik pekçok âlim yetiştirmiştir.

İlim ve fazîlette yüksek derece sâhibi olan Mâlik bin Enes hazretleri insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını öğretti. Dokuz yüz âlimle sohbet etti. Yüz bin hadîs-i şerîfi yazdı. On yedi yaşındayken ders vermeye başladı. Onun dersinde bulunanlar hocalarının derslerinde bulunanlardan daha çoktu.

İnsanlar, hadîs ve fıkıh öğrenmek için onun kapısında toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı. Önce talebelerine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Halâya üç günde bir giderdi. “Halâda çok bulunmaktan hayâ ediyorum.” derdi.

Muvattâ kitabını yazınca, kendi ihlâsından şüphe etti. Kitabı suya koydu. “Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lâzım değildir.” dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.

İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri, Mâlik bin Enes’in sohbetinde bulunup ilminden çok istifâde etmişlerdir. Bunların İmâm-ı Mâlik’in talebesinden olması onun şeref ve üstünlüğüne en büyük vesikadır. Kendisinden daha birçok kimse ilim öğrenmiştir. Muhammed bin İbrâhim bin Dînâr, Ebû Hâşim, Abdülazîz bin Ebî Hâzım onun, dinde ictihâd sâhibi talebelerindendir. Osman bin Hakem, Abdurrahmân bin Hâlid, Muîn bin Îsâ, Yahyâ bin Yahyâ, Abdullah bin Mesleme-i Kabûnî, Abdullah bin Vehb gibi nice talebesi de bunlardandır.

Mâlik bin Enes hazretlerinin kendine has koyduğu usûle göre çıkardığı hükümlere rivâyet yolu veya Hicâz âlimlerinin yolu adı verildi. Bu yolun imâmı, İmâm-ı Mâlik’dir. Daha sonraki devirlerde onun ortaya koyduğu bu yolaMâlikî mezhebi denildi. Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanlardan, amellerini yâni ibâdet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Mâlikî denir.

Mâlik bin Enes hazretleri, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlâk, zühd, takvâ ve kerem bakımından da öyle yüksekti. İmâm-ı Mâlik, ilimde ve dinde çok edebliydi. Din bilgisine hürmet ve tâzimi şaşılacak derecede fazlaydı.

Mâlik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir velîydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkması lâzımdır. İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nûrdur. Allahü teâlâ bu nûru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defâsında da; “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur’ân-ı kerîmi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsîr edenin boynunu vururdum.” buyurdu.

İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. “Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.” buyurarak, Peygamber efendimizin; “Kişinin mâlâyânîyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, müslümanlığının güzelliğindendir.” hadîs-i şerîfini rivâyet ederdi. İnsanların her sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu bildirerek Peygamber efendimizin; “Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allahü teâlânın kendisini Cennet’e koyacağı aklına gelmez.” hadîs-i şerîfini rivâyet ederdi.

Müslümanlar arasında Allahü teâlânın rızâsına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; “Müsâfeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider.” hadîs-i şerîfini naklederdi.

Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. “Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer.” buyururdu.

İmâm-ı Mâlik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resûlullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husûs söylenince, buyurdu ki: “Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir’i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadîs-i şerîf sorulsa ağlamaya başlardı. Câfer bin Muhammed, güler yüzlü bir zâttı. Yanında Resûlullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resûlullah’tan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu.”

Mâlik bin Enes kendisinden nasîhat isteyen zekî ve anlayışlı bir kimseye; “Allahü teâlâdan kork. Allahü teâlânın sana lutfettiği nûru günâh işlemek sûretiyle söndürme.” buyurdu.

Bir kimse gelip Mâlik bin Enes’den bâtın (kalp) ilimleriyle ilgili bilgi sordu. Mâlik bin Enes bu kimsenin suâlini hoş karşılamadı ve ona; “Bâtın ilmi zâhir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zâhirî ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allahü teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nûrlanması ile elde edilir.” buyurup, suâli soran şahsa dönüp; “Sen açık ve zâhir olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak.” buyurdu.

Mâlik bin Enes hazretleri devlet adamlarına gerekli nasîhatte bulunur, hatâlarını söylemekten çekinmezdi. Ancak hiçbir sûretle kimseyi devlete karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesâda aslâ râzı olmazdı. Her türlü isyândan ve ona teşvikten sakınmasına, fitnelerden uzak kalmasına rağmen Abbâsî halîfelerinden Ebû Câfer Mensûr zamânında tâkibâta uğradı. “Zorla yapılan talak, talak değildir.” hadîs-i şerîfini rivâyet etmesi fitne peşinde koşanlar tarafından yanlış anlaşılıp halîfeye şikâyet edildi. Halîfe, bu hadîs-i şerîfin halîfeye zorla bîat eden kimselerin bîatlarının geçerli sayılmayacağı şeklinde anlaşılıp, isyâna teşvik sayılabileceğini bildirerek bu hadîs-i şerîfi rivâyet etmemesini istedi. Mâlik bin Enes hazretleri de halîfenin emrine uyup bir kenara çekildi. Ancak fitne taraftarları boş durmayıp, yeni Medîne Vâlisi Câfer bin Süleymân’a durumu bildirdiler. Fitnecilerin tesirinde kalan Medîne vâlisi, halîfenin haberi olmadan Mâlik bin Enes’i hapsettirip kırbaçlattı. Kolu sakatlandı, omuzu çıktı. Mâlik bin Enes hazretleri yaraları iyileştikten sonra ilim öğretmeye ve hadîs-i şerîf rivâyetine devâm etti. Derslerinde fitne ve fesâdın karşısında olduğunu her vesîleyle anlattı. Mâlik bin Enes hazretlerine böyle yapılması Medîne halkı tarafından hoş karşılanmadı. Bu durumu haber alan halîfe Ebû Câfer Mensûr, büyük bir âlime yapılanların hatâ olduğunu anladı. Hac için Hicaz’a geldiğinde bir elçi göndererek İmâm-ı Mâlik’ten özür diledi ve onunla görüşmek istedi. Mâlik bin Enes halîfeyle görüşmeyi kabûl etti. Halîfe Ebû Câfer Mensûr, Mâlik bin Enes’in yanına varınca; “Olan o işi ne emrettim, ne de haberim var. Sen aralarında bulundukça Haremeyn halkı hayır içindedir. Sen onların ezâsının emânısın. Allah senin sâyende onlardan baskıyı kaldırdı. Sen olmasan onlar çabukça fitneye kapılırlar. İşkence yapanın Medîne’den Irak’a getirilmesini, dar bir yere hapsedilmesini emrettim. Sana yaptıklarının cezâsını bulacaktır.” dedi. Hoşgörü sâhibi Mâlik bin Enes hazretleri; “Allahü teâlâ müminlerin emîrine sıhhat ve âfiyet versin. Makâmını yüce kılsın. Peygamber efendimize ve size yakınlığı sebebiyle ben onu bağışladım.” buyurdu. Halîfe ise; “Allah sizi de af ve mağfiret buyursun.” dedi. Bu hâdise, Mâlik bin Enes hazretlerinin kendisine karşı olan kimselere nasıl davrandığını gösteren bir nümûnedir.

Mâlik bin Enes hazretleri halîfelerle, idârecilerle münâsebetini kesmedi.Onlara vâz ve nasîhatlarda bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halîfeleri ve idârecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik etti. Onlara buyurdu ki: “Allahü teâlânın, kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her müslümana ve her kişiye, elinde kuvvet olan idârecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması borçtur. Çünkü onlara bu vazîfenin yapılmasıyla dünyânın yüzü değişir ve fazîletli bir dünyâ doğar.”

Talebelerinden biri ona; “İnsanlar senin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünü söylüyorlar, sana yakıştıramıyorlar.” deyince, Mâlik bin Enes hazretleri; “Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam lâyık olmayan biriyle görüşür, işleri danışırlar. Eğer onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamberimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz.” buyurdu.

Bir defâsında Halîfe Mehdî ona; “Bana nasîhat et.” dedi. Mâlik binEnes hazretleri; “Sana Allahü teâlâdan korkmayı tavsiye ederim. Peygamber efendimizin diyârına ve O’nun komşularına lütufta ve şefkatte bulunmalısın. Çünkü Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: “Medîne benim hicret yurdumdu, kabrim burada, tekrar dirilmem burada olacaktır. Medîne halkı benim komşularımdır. Benim komşularımın hukûkuna riâyet etmek ümmetime borçtur. Kim onları korursa, ben kıyâmet günü ona şefâatçi olurum.” Bu tavsiyeleri dinleyen Halîfe Mehdî, bizzat Medîne evlerini dolaşıp ihsanlarda bulundu. Medîne’den çıkacağı sırada Mâlik bin Enes onunla karşılaştı. Mehdî; “Dün bana yaptığın o tavsiyeyi tutacağım, eğer sağ sâlim kalırsam onları hiç unutmayacağım.” dedi.

Medîne-i münevveredeki Mescid-i Nebîde hadîs-i şerîf rivâyet ediyordu. Bu mecliste halîfe Hârûnü’r-Reşîd de vardı. Mâlik bin Enes hazretleri; “Âlim ilmini umûmdan başkasına tahsis eylese, o ilimden umûm ve havas (seçilmişler) istifâde edemez.” hadîs-i şerîfini rivâyet etti. Hârûnü’r-Reşîd insanlar arasında bu hadîs-i şerîfi yüksek sesle söyledi. Bunun üzerine hadîs-i şerîf okumak ve öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid tamâmen doldu.

İmâm-ı Mâlik hazretleri; “Allah için tevâzû edeni, Allahü teâlâ yükseltir.” hadîs-i şerîfini rivâyet etti. Hârûnü’r-Reşîd oturduğu yüksek yerden indi. Hadîs-i şerîf dinleyen talebe ile berâber oturdu, sonra kitabı okudu. Sonra Hârûnü’r-Reşîd İmâm’a bir katır, bir deve, bir merkeb ve beş yüz altın gönderdi. İmâm altınları alıp, hayvanları geri gönderdi. Resûlullah efendimizin toprak altında bulunduğu bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim.” buyurdu. Hakîkaten Mâlik bin Enes hazretlerinin Medîne-i münevverede hayvana bindiği görülmemiştir.

İmâm-ı Mâlik hazretleri insanlara hadîs-i şerîf okuttuğu sırada bir hadîs-i şerîfi rivâyet edeceği zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular sürünür, her hâliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını önüne eğerdi ve hadîs-i şerîfi okurdu. Ona böyle yapmasının sebebi sorulunca; “Resûlullah’ın hadîs-i şerîfine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü teâlâ da insanlar yanında onların derecesini yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve vakarlı kılar. Ey ilim taleb etmek isteyen kimse! Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevâzû gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim Allahü teâlâ için tevâzû ederse, Allahü teâlâ onun derecesini yükseltir.” buyurdu. Kabr-i şerîfi, Cennet-ül bakî’dedir.

Mâlik bin Enes hazretleri ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla geçirdi. 795 (H.179) senesindeMedîne-i münevverede vefât etti.

Eserleri: Muvattâ adındaki hadîs kitâbı çok kıymetlidir. Muvattâ’yı kırk senede meydana getirmiştir. Başlangıçta içinde dört bin hadîs-i şerîf varken, sonuna doğru bine indirmiştir. Âlimlerden bâzıları bunu şerh etmiştir. Bu şerhlerin en meşhûru El-Müdevvene adlı eserdir. Bu kitap, hadîs-i şerîfleri fıkhî konularına göre düzenlenip, yazılan ilk eserdir. Kitapta ayrıca İmâm-ı Mâlik’in ictihad ettiği fıkhî mevzular da bulunmaktadır. Çeşitli târihlerde basılmıştır. Biri, Yahyâ bin el-Leysi’nin rivâyeti, diğeri de İmâm-ı A’zam’ın talebesi Muhammed Şeybânî tarafından yapılan iki rivâyeti vardır. Bu eserinden başkaAbdullah bin Abdülhakîm Mısrî tarafından rivâyet edilen Kitâb-üs-Sünen adlı fıkha dâir bir eseri, kadere, kazâî hükümlere dâir ve fetvâlarını bildiren Risâle fil-Fetvâ gibi eserleri vardır.

AVUÇ AVUÇ MİSK

Ebû Abdullah Mevlâ’l-Leyseyn şöyle anlatmıştır: “Rüyâmda, Resûlullah’ı gördüm. Mescidde ayakta duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmâm-ı Mâlik de önünde duruyordu. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmâm-ı Mâlik’e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu.” Bunu Ebû Abdullah’dan nakleden Matraf; “Bu rüyâyı İmâm-ı Mâlik’in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum.” demiştir.

Mesnâ bin Saîd el-Kesir şöyle demiştir: İmâm-ı Mâlik’in şöyle buyurduğunu işittim: “Resûlullah’ı rüyâda görmediğim hiç bir gece geçmedi. Her gece rüyâmda gördüm.”

Zehebî, İmâm-ı Mâlik’i şöyle anlatır: “Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivâyet, diyânet, adâlet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvâda kâidelerin sıhhatinde önde gelen bir zât idi. Fetvâ vermede aceleciliği sevmez, çok kere “Bilmiyorum” derdi. Ve; “İlmin kalkanı bilmiyorum demekdir.” buyururdu.

Birgün Halife Hârûn Reşîd; “Yâ İmâm senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin bunlara uymasını ve senin mezhebinde olmalarını emir edeceğim.” dedi. İmâm-ı Mâlik; “Yâ halîfe, hadîs-i şerîfte; “Ümmetimin âlimlerinin ihtilâfı rahmettir” buyruldu. Âlimlerin ihtilâfı, Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidâyet üzeredir. Müslümanlar bu rahmetten mahrum bırakılamaz. buyurdu” Bunun üzerine halîfe bu arzusundan vazgeçti.

HEPİNİZ ÇOBANSINIZ

Mâlik bin Enes hazretleri halîfelere ve devlet adamlarına sözlü nasîhatlardan başka, mektup yazarak da nasîhat ederdi. Halîfelerden birine şöyle bir mektup yazmıştı: Bilmiş ol ki, Allahü teâlâ sana benim nasîhatte bulunmamı nasîb etti. Bu tavsiyelerimin saâdetine vesîle olacağını umarım. Allahü teâlâ Cennet’e götüren saâdet yollarını açar. Allahü teâlâ bana ve sana merhametini ihsân buyursun. Sana yazdıklarım, Allah’ın emirlerini yerine getirmekle ve Allah’ın inâyetiyle felâha, kurtuluşa sebeb olur. Allah, sizi tebeanız için korusun. Zîrâ onların küçüğünden büyüğünden sen sorumlusun. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Hepiniz birer çobansınız.” buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte de; “Kıyâmette vâli getirilir. Elleri boynuna bağlanmıştır. Ancak adâleti sâyesinde eli çözülür. Serbest bırakılır.” buyurdu. Hazret-i Ömer şöyle derdi: “Vallahi eğer Fırat-Dicle kıyısında bir koyunun kuzusu helâk olursa, Allahü teâlâ onu Ömer’den sorar.”Hazret-i Ömer on defâ hac yaptı. Benim bildiğime göre bir haccında ancak on iki dinar harcardı. Çadıra değil, ağaç gölgesine konardı. Boynunda süt kırbası taşırdı.Çarşı pazar dolaşır, insanların hallerini sorardı. Yaralandığı zaman Eshâb-ı kirâm geldiler. Onu medh ve senâda bulundular. Onlara; “Bu gibi sözlere kapılan aldanmıştır. Eğer dünyâ dolusu altın olsa, mahşer gününün korkularından kurtulmak için onların hepsini fedâ ederim.” buyurdu. Hazret-i Ömer ki her işi doğru ve adâletli, her şeyde muvaffak olmuştu. Resûlullah aleyhisselâm onu Cennet’le müjdelemişti. Bununla beraber o yine korku içinde üzerine aldığı müslümanların işlerini iyi idâre etme gayretindeydi. Hal böyle olunca başkalarının durumu nice olur. Sen, Allahü teâlâya yaklaştıran işler yaparsan, onlar yarın seni kurtarır. Seni ancak amelinin kurtaracağı o korkunç günden kork. Geçmişlerin içinden iyiler sana örnek olsun. Her işinde Allahü teâlâdan kork ve takvâya sarıl. Sana yazdıklarımı bütün zamanlarında göz önünde tut. Onlara uymayı, onlara göre hareket etmeyi kendine borç bil. Allahü teâlâdan tevfik, hidâyet ve hakikati görmeni dilerim.”

İLMİN AYAĞINA GİDİLİR

Hârûn Reşîd, İmâm-ı Mâlik hazretlerinden her gün evine gelip, oğlu Emin ile Me’mun’a ders vermesini istedi. İmâm-ı Mâlik hazretleri halîfeye buyurdu ki: “Yâ halîfe, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz. İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir.”

Bunun üzerine halife İmâm-ı Mâlik’ten özür diledi ve her gün çocuklarını İmâma göndererek ders aldırttı.

EDEBE RİÂYET

Abbâsî halîfesi Ebû Câfer Mensûr ile İmâm-ı Mâlik hazretleri Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin mescidinde bulunuyorlardı. Mensûr yüksek sesle bir şeyler söyledi. Bunun üzerine Mâlik bin Enes hazretleri; “Ey müminlerin emîri! Bu mescidde sesini yükseltme. ÇünküAllahü teâlâ Hucurât sûresi ikinci âyet-i kerîmede meâlen; “Ey îmân etmekle şereflenenler! Sesinizi Nebiyyullah’ın sesinden yukarı çıkarmayınız. O’na karşı biribirinize bağırdığınız gibi seslenmeyiniz. O’na saygısızlık gösterenlerin ibâdetleri yok olur.” buyurarak bir kavmi terbiye eyledi.

Vefât ettikten sonra da Resûlullah’a hürmet hayatlarındaki hürmet gibidir.” buyurdu. İmâm-ı Mâlik’in bu nasîhatlerini dinleyen halîfe Ebû Câfer Mensûr sesini yavaşlattı ve; “Ey İmâm! Resûlullah’ın huzûrunda duâ ederken kıbleye mi döneyim yoksa Resûlullah’a yönelerek mi duâ edeyim?” diye sordu. İmâm-ı Mâlik hazretleri; “Ey müminlerin emiri! Yüzünü Resûlullah’tan sallallahü aleyhi ve sellem başka tarafa çevirme. Çünkü Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâ katında dileklerimiz için vesîlemizdir. Bundan dolayı da yüzünü Resûlullah’a dönmeli, O’nun şefâatini dilemelisin. O zaman Allahü teâlâ O’nu sana şefâatçi kılar.” buyurarak; “Onlar nefslerine zulmettikten sonra gelirler, Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar.” meâlindeki Nisâ sûresi 64. âyet-i kerîmeyi okudu.

1) Nûru’l-Ebsâr; s.208

2) Vefeyâtü’l-A’yân; c.4, s.135

3) Tehzîbü’t-Tehzîb; c.10, s.5

4) Hilyetü’l-Evliyâ; c.6, s.316

5) Ed-Dibâcü’l-Müzehheb; c.8, s.168

6) Tezkiretü’l-Huffâz; c.1, s.207

7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s. 1108

8) Sıfâtü’s-Safve; c.2, s.99

9) Fâideli Bilgiler; (5. Baskı) s.157

10) Hidâyetü’l-Muvaffıkîn; s.55

11) Sebîlü’n-Necât; s.24

12) Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.138

13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.291



yorumlar:

Hiç Yorum Yapılmamış!

yorum yapmak ister misin?